Kutlu Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kutlu Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2009 Cumartesi

ATALARIMIN KİMLİĞİ KİMLİĞİMDİR

ATALARIMIN KİMLİĞİ KİMLİĞİMDİR....
Artık çok sıkılmıştım bu kelimeleri duymaktan. Bir kadın, elindeki mikrofona olanca gücüyle hükmediyor ve çıkan yankının sesi mikrofonu dahi bezdiriyordu.

“Ben Türkiyeliyim, ben Müslümanım, ben Atatürkçüyüm, ben laiğim, ben Ermeni’yim.” diye giden ben-lerle dolu bir nutuğun ardından başıma ağrılar girmişti. O an mikrofona baktım, bu sesleri binlerce kez alınan ve dışarı duyurmak zorunda kalan o küçük alet bile bezmişti ve bezginliğini cızırtılı tonlarla belli ediyordu!

Evet, yorulmuştum artık; bu sözlerin sakız etkisi yaparak anlık tatlar vermesinden. Önce sustum, sonra yine sustum ve en sonunda kalabalığın arasında buldum kendimi. Suçu olan bir çocuk gibi yalnız ve ıssız hissettim kendimi. Midemden yüreğime doğru bir güvercin kalktı, ateşim yükseldi, bacaklarım titredi, beynim zonklamaya başladı. Olanca gücümle binlerin içinden sesimi duyurmayı başardım ve:

“Neysen nesin. Ben Türk’üm, anlıyor musun, ben Türk’üm.” diye bağırdım. Müthiş bir gürültü koptu; futbol maçlarında oyuncunun golü kaçırdıktan sonraki seyircinin binler tepkisi gibi, başıma balyoz gibi indi.
“Bu değildi benim istediğim, ben iyi bir şey demiştim; vallahi ya, ne dedim şimdi ben.” gibi anlamsız sözler çıktı ağzımdan.
Kalabalık tek bir vücut değil, tek bir göz oldu sanki. Üzerime gelen bakışlardan kendimi korumak için bir an düşündüm ve sözler tatlı bir yağmur etkisi ile çıktı ağzımdan:

“Bana öyle bakmayın. Beraber gelmedik mi Orta Asya bozkırından? Unuttunuz mu Bilge Kağan’ı, ya Uygurları? Onlar getirmedi mi dünyaya medeniyeti? Ya o sevdalı “Türk”ülerimiz,” hiç mi kulağınızda çınlamıyor?

Kendinize gelin, utanmayın ırkınızdan.
Bize hakaret edenlerin ekmeğine yağ sürmeyin.
Çanakkale’yi düşünün, “daha deniz görmemiş çoban çocukları” denizi görünce öldüler, bir hilal uğruna nice canlar bile bile ateşe attılar kendilerini.
Allah aşkına, siz atanızı da mı unuttunuz?
Ne olur susmayın!
Bakışlarınızla kan kusmayın!
Kan uykusundakileri düşünün, bir şeyler söyleyin...”


Ve binler milyonlara, milyonlar yetmiş iki milyona dönüştü ve

“ırkçılar dışarı, ırkçılar dışarı..” diye bağırdı.

“Türk’üm” demenin ırkçılık olduğunu sananlar Kubilay’ı vurdukları gibi beni de zihinlerinde idam ettiler. Bütün bu iyi niyetlerimin, bütün ideallerimin üzerine basarak gittiler.
Anladım ki beyinlerimiz birinin elleri arasında, bizim bugün
“Ermeni” olma günümüz! Acıyı, sevinci yaşamanın sınırsızlığını çok iyi bilen biz, vurulan güvercine üzülmüştük. O kadar üzülmüştük ki bir anda soy değiştirip “Ermeni” olabilmiştik!

Peki ya bugüne kadar vurulan Türkler için hiç “Türk” olmuş muyduk! Daha ne kadar soy değiştirecektik, daha ne kadar düğmelerle yaşayacaktık? Her gün Güneydoğuda onlarca güvercin değil, yiğit ölürken biz kaç kez Türk olabilmiştik?
Kalabalığın arkasından olanca hızımla koştum; ama kalabalık, soyunu değiştirmişti çoktan. Omzumda bir el hissettim. Gözleri kanlanmış beş on adam gördüm. Yere düşmüşken tuttular beni. Onları tanıyordum, onlar benim atamdılar.Bilge Kağan aldı sözü:
“Ben onlara Çin’in sözü tatlı, ipeği yumuşak olur, kanmayın dedim, anlamadılar. Onlar Türklüğü bilmiyorlar.” dedi ve ağladı.
Onu teselli edense hayatta en çok hayran olduğum insandı: O Atatürk’tü.
“Kalk atam, bu halk beni bile sakız etti ağızlarına, Türk’üm diyen mutludur dedim, anlamadılar. Türkçe önemli dedim,
“okey” dediler!
"Sen üzülme. Beni bile unuttular, daha 83 yıl oldu her şeyi inşa edeli, yerle bir ettiler. Onlar Türklüğü bilmiyorlar.” dedi ve bir ışıkla yok oldular. Ağzımdan sadece şu sözler döküldü:
“Onlar Türk olmanın dayanılmaz hafifliğini(!) yaşıyorlar, gitmeyin; yardım edin!”


(ALINTIDIR)

14 Mart 2009 Cumartesi

BÜTÜN TÜRKLER KARDEŞTİR


Bütün TÜRKler Kardeştir!

Ey Tanrı Dağları'nda doğup bu acunda at koşturan şanlı akıncı, yüreklerinde ozanların kopuz çaldığı Dede Korkut ruhlu bilge, bir günde devlet yıkıp bir gecede hanlık kuran yiğit çeri, bengü taşlar yazdıran Bilge Kağan'ın torunu, gök mavisi bayraklarla kurt başlı sancakları göklere çektiren alp kişi, korkaklara Çin Seddi'ni yaptıran Mete Han'ın ve onların sarayını kırk kişiyle basan Kürşad'ın soyundan gelen yüce TÜRK, sözüm sanadır.

Bugün dünyadaki birçok millet henüz ortada yokken biz TÜRKler devlet kuruyor, bu dünyanın düzenini sağlıyorduk. Binlerce yıl öncesinde Hunlar ve Göktürkler ile Türk adını tüm acuna duyurmuş ve dünya egemenliğine kavuşmuştuk. Mavi gök çadırımız, güneş de bayrağımız olmuştu. Gücümüzü yalnızca kılıcımızın keskin, bileğimizin de güçlü olmasından almıyorduk; yüce töremiz, inancımız, devletimize bağlılığımız ve eşsiz kültürümüz bizi diğer milletlerden üstün kılıyordu. Kaşgarlı Mahmud Atamız da, "Tanrı’nın devlet güneşini Türk burçlarında doğurduğunu ve onların üzerine göklerin bütün ışıklarını döndürmüş olduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne ilbay kıldı." diyerek Türklüğün kutluluğunu bin yıl öncesinden bize bildirmişti.

İkinci Göktürk Devleti'nde TÜRK soylu bütün kişiler tek bayrak altında toplanmıştı ve sonrasında Türk göçleriyle kandaşlar acunun farklı bölgelerine yayılmaya başladı. Birbirinden ayrı düşen soydaşların aralarındaki mesafeler, Rusların, Çinlilerin ve sayısız düşmanların bizleri bölmek için yaptıkları çalışmalarla arttı. Ruslar "Siz TÜRK değilsiniz. Siz, Kırgız, Azeri, Özbek, Kazak, Tatar...'sınız." dediler ve önce kutlu dilimizi parçaladılar. Her Türk lehçesi için uydurma birkaç kural oluşturup, onları ayrı ayrı diller durumuna getirdiler. Ağzımızdaki ana sütü kadar ak olan Türkçemizi bölüp, yirmiden fazla parçaya ayıran Ruslar, binlerce yıllık töremizi ve kültürümüzü de yozlaştırmak için ellerinden geleni yaptılar.

Türk dünyası üzerinde oynanan bütün oyunlar, Türklük güneşini her geçen gün soldurdu. "İl gider, töre kalır." dedik, fakat töremiz de bozuldu. Kırgızistan, Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Tataristan, Gagauzya, Yakutistan, Çuvaşistan, Başkurdistan...'daki Türklerin bir kısmı, Türk olmadıklarını söyleyenlere inandılar ve bunlar bugün dünyada yaşayan 300 milyona yakın soydaşından habersiz yaşamaya başladılar. Bu yabancılaşmalar sonucunda Türk illeri "yabancı ülkeler" haline geldi. Fakat doğru sözü, Bilge Kağan'ın bengü taşlarında arayanlar, atamızın 1300 yıl önce bize şöyle seslendiğini göreceklerdi: "Ey Türk budunu, üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir?"

Bütün ayrılıklar, gönüllerimizdeki Türklük aşkını yıpratmadı, tam tersine yüreklerimizdeki bu büyük ateşi daha da alevlendirdi. 1990'lı yılların başında soydaşlarımızın bağımsızlığına kavuşmasıyla, kutlu TÜRK birliğine kavuşacağımız gün, düşlerimizi süslemeye başladı. Bugün, sömürgeci devletlerin göz diktiği yurtlarımızı korumanın ve TÜRK adını binlerce yıl daha yaşatabilmek için gelecek kuşaklara taşıyabilmenin tek yolunun, bütün TÜRKlerin aramızdaki kutlu kardeşliğin farkına varması ve bu temelde birleşmeyi sağlaması olduğu anlaşılmalıdır. Bu yüce ülkü, biz TÜRKler için geleceğin anahtarı, yurtlarımızın güvenliği için Türk gücünün ve bağımsızlığımızın ilk adımıdır.

Türk dünyası içinde yaşayan Türkler olarak, kimimiz Oğuz, kimimiz Kıpçak boyundanız. "Sen kimsin?" diye sorduklarında, "Türk men." diye yanıtlamış kandaşlarımız ve "Türkmen" olarak kalmış adları. Kimimiz Gök Oğuzlar'dan gelen "Gagauz" Türklerindeniz. Oğuz Türkleri atlarıyla Anadolu'ya gelmiş; fakat Kırgız Türkleri atlarını kesip yediği için atalarımızın yurdu olan Tanrı Dağları'nda kalmışlar. Baş kurt biziz, Kazak yine biz. Biz, bir kere ölüp Ergenekon'da bin defa dirilen Göktürkler'iz! Biz, aynı kazanda pişen aş; aynı kökte büyüyen koca bir ağacın dallarıyız.

Atalarımız Altaylar'da oturup, Ötüken'de savaşmış; Isık Göl gibi kımız sağıp, Ala Dağlar kadar et yığmışlar. Toylar düzenleyip, ana yurdu şen kılmışlar. Fakat zamanı geldiğinde bir ölüp, bin dirilmeyi görev bilmişler. "Rahat yatakta ölmek acep olmaz mı çile, / Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı." düşüncesiyle hareket edip, demir dağları eriterek, damarlarımızdaki asil kanın bugünlere dek taşınmasını sağlamışlar.

Şimdi, binlerce yıldır saklayıp bugünlere taşıdığımız töremizi, dilimizi, soyumuzu, yani bütün Türklük değerlerimizi gelecek kuşaklara aynı gücüyle ve saf bir biçimde aktarabilmek için, bu yüzyılda yaşayan TÜRKler olarak bizlere çok büyük görevler düşüyor. Eğer bir gün Tanrı Dağları'nın tepesinde Oğuz Kağan'ın otağına girip, onun otağında oturan Kürşad gibi nice erlerin önünde diz vurabilmeyi düşlüyorsak, atalarımızdan devraldığımız kurt başlı sancağı taşımayı hak edebilmeliyiz. Eğer Altaylar'ın başında uluyan bir kurt veya ana yurdun üstünde süzülen bir kartal olmak istiyorsak, önce bir kurt kadar yol gösterici ve bir kartal kadar keskin görüşlü olmalıyız.

Yüce Tanrı, Türk dünyasındaki kardeşlik bağlarının güçlenmesini ve kardeşliğimizin gücüyle Türklük ruhunu sonsuza kadar yaşatabilmemizi sağlasın.

Tanrı, TÜRK'ü korusun!

KAYNAK: http://www.bilgicik.com/