16 Mart 2009 Pazartesi

YORGUN SAVAŞÇI ROMANI - (KEMAL TAHİR)




1.BÖLÜM
Von Kros Paşa’nın Dürbünü

Cemil, 1. Dünya Savaşı yenilgiyle sonuçlanıp ülke işgal edilince, evine dönmüştür. Bir gün, evinde hiç tanımadığı ve arkadaşları tarafından ceza evinden kaçırılan ittihatçı Doktor Reşit Bey’i evinde saklamak üzere pencere önünde gelmesini beklerken, kendisine bir Alman Subayı tarafından hediye edilen ve yanından hiç ayırmadığı dürbünüyle, Doktor Reşit Bey’in Kuva_i Milliye düşmanlarınca nasıl kovalandığını, , yakalanacağını anlayınca kendisini nasıl vurduğunu görür ve çok üzülür.

Arap Maksut, Teğmen Faruk’la Cemil’e haber göndererek silahını yanına alıp sivil giyinmiş olarak kendisini görmesi için karakola gelmesini ister. Cemil karakola gider. Arap Maksut, Cemille beraber, ittihatçı Doktor Patriyot Ömer’in kaldığı evde tehlikede olması nedeniyle oradan gizlice kaçırılarak daha emniyetli bir eve götürebilmek için plan yaparlar.

Patriyot Ömer ittihatçıdır. İşgal altında bulunan devlet tarafından tüm ittihatçılar ve işgallere karşı direnenler yakalanıp öldürülmekte ya da yargılanmaktadır. Patriyot Ömer’in kaldığı ev de basılmış fakat son anda yakalanmakta kurtulmuştur. Ev gözetlenmektedir. Bu nedenle oradan kaçırılması gerekmektedir.

Cemil, nişanlısı ve teyzesinin kızı olan Neriman’la Ömer’in evine terzi bulma bahanesiyle gidecek, Ömer’e çarşaf giydirerek oradan çıkarıp farmason lakaplı Doktor Münir’in evine götürme planı yapar. Fakat Arap Maksut, Doktor Münir’in ittihatçı düşmanı ve güvenilmez insan olduğunu iddia ederek onun evine götürülmesine karşı çıkar. Aslında Doktor Münir’in ittihatçı muhalefeti olma nedeni, yalnızca fikir ayrılığı ve subayların hürriyet girişimleri için attıkları adımların yanlış olduğunu bilmesidir. Aleyhlerinde olmalarına rağmen kurtuluş mücadelesi için desteğini de esirgemez. Kendisi bu durumu: “ata düşman gibi bakıp dost gibi bineceksin” sözüyle açıklar..

Neriman’la beraber, kadın kılığında evden çıkan Patriyot Ömer’i köşedeki bakkal görür ve yüzlerini açmasını ister. O ara Neriman panikler ve “Cemil Abi” diye bağırır. Uzaktan onları bekleyen Cemil, bakkalı bayıltana kadar dövüp kaçarlar. Fakat artık Cemil’in adı bilinmiş, eşgali belirlenmiştir ve o da aranan ittihatçı direnişçiler listesine alınmıştır.

Neriman’ı eve gönderip kendileri Doktor Münir’in evinde saklanırlar.

Bir süre sonra Neriman’ın hamile olduğunu öğrenir. Acilen nikah kıymak üzere gizlice evine gider fakat evde olduğunu öğrenen işgal tarafları evi basar, Cemil, nikahtan hemen sonra kaçmak zorunda kalır. Farmason’un evine döndüğünde onların da yakalanıp götürülmekte olduğunu uzaktan görür.

Ne yapacağını bilmez halde dolaşır. Gülhane Parkı’na gider. Ayasofya Camii’ni görünce aklına Harp Okulu’ndan arkadaşı Teğmen Recep’in Ayasofya’yı korumakla görevlendirilmiş birliğin komutanı olduğu gelir ve onun kaldığı çadırdaki birliğine sığınır. Fakat Teğmen Recep, Cemil’in yanında kaldığını ağzından kaçırır. Onun arandığını da duyunca orada kendisini bulabileceklerini ve daha emniyetli bir yere sığınması gerektiğini söyler. Arap Maksut’la görüşerek Cemil’i Subay Sığınma Evi’ne Yüzbaşı Tosun adıyla yerleştirirler.

Orada kör Albay Naci ile Teğmen Selim’in kaldığı odaya yerleştirilir.Albay Naci’ye gelen savaş raporlarını okuyarak vakit geçirirler. Raporun birinde Kafkasya cephesindeki Sarıkamış’ta askerlerin sıcaktan ve susuzluktan öldüğü yazılmaktadır. Bunu okuyan Teğmen Selim çok öfkelenir. Çünkü kendisi Sarıkamış’ta bizzat bulunmuş ve donmaktan son anda kurtulmuştur. Cemil onu konuşturarak teselli eder. Selim, Sarıkamış’taki acı anılarını, Enver Paşa’ya duyduğu hayranlığı, canını kurtarmak için kaçan askerleri caydırmak için, saldırıdan geri çekilen askerleri yeniden saldırıya hazırlanmaları için zorlayan Enver Paşa hayranı yedek subay Kazım’ın suçsuz yere casusluk yaptığı gerekçesiyle kurşuna dizdiren ve tanımadıkları bir kaputlu komutanı anlatır.
Selim bunları anlatırken Cemil, Osmanlı ordusuna mensup, Gerede, Düzce, Hendek civarında çarpışırken yaralanan veya sakatlanan askerler arasında bir bacağını kaybetmiş ve Selim’le beraber Sarıkamış’ta çarpışmış en yakın arkadaşına rastlar. Atlı Binbaşı İsmail ÜSKÜP
İsmail, bir zamanların ünlü subayı Kazım’ı kurşuna dizen subayı Cemil’in de tanıdığını Selim’e söyler. Kazım’ı casusluk yaptığı gerekçesiyle kurşuna dizen Kaputlu Subay da Enver’dir. Sarıkamış cephesinden kaçtığı söylenen Kaputsuz Subay’da Enver’dir….

2. BÖLÜM
Karanlığın Dibinde

İsmail ÜSKÜP, Cemil’e Teğmen Recep vasıtasıyla bir tüccar kağıdı ile avcı biçimli elbise, çizme ve kalpak ayarlamış, vatan savunması için Çerkez Reşit kardeşler çetesine katılmasını, gavur. Müslüman ayırmadan tüm kötülerle savaşmasını istemiştir.

O ara Yunanlılar İzmir’i işgal etmiştir ve her yer Yunan Bayrak’ları ile doludur.

Cemil, bunun üzerine Bandırma’ya giderek Asker Emeklileri Derneği’ni bulur. Bu dernek Deniz Subayı emeklisi olan Hasan Efendi’nin kahvesindedir. Hasan Efendi’ye tüccar olduğunu, buraya mal almaya geldiğini, sonra da Emre Köyü’ndeki asker arkadaşı Reşit Efendi’ye gideceğini, Kendisini buraya Binbaşı İsmail’in gönderdiğini söyler Cemil’in asker olduğunu anlayan Hasan Efendi, memleket işgal altındayken bir askerin tüccarlığa başlamasını yadırgar ve sitem eder. Reşit Bey’in çiftliğinde olmadığını, ateşkesten sonra Ethem, Tevfik ve Reşit kardeşlerin üçünün de hükümetle başının derde girdiğini,bu yüzden dağda olduklarını, köye inmediklerini, Ethem’in, vali Rahmi Bey’in oğlunu para için kaçırdığını, istediği 50 bin altını ise İzmir’in gavur tüccarlarının kendi aralarında toplayarak verdiğini anlatır ve İki gün önce bir yüzbaşı yaveri ile çocuk denecek yaşta bir teğmenden oluşan 17. Kolordu komutanı vekilliğine atanan Bekir Sami’yi görmesini ister. Bekir Sami’nin, olmayan bir topçu alayı komutanı bulmasına çok sevineceğini söyler.

Cemil, hemen Askerlik Şubesi’ne Bekir Sami’nin yanına gider. Hasan Efendi’nin komutan yaveri dediği kişi askerlik arkadaşı Yüzbaşı Selahattin,çocuk teğmen dediği kişi ise Teğmen Faruk’tur. Bekir Sami Bey’le görüşerek durumu anlatır.Değerli bir komutan olan Bekir Sami, Cemil’i bulduğuna çok sevinir.
Selahattin, Cemil’e Anadolu’nun durumunu anlatır. Ona göre ortada iki ümit vardır;
Yunanlılar’ın İzmir’i işgal etmeyle yaptığı yanlış ve
Mustafa Kemal’in 2. Ordu Müfettişi olarak Samsun’a çıkması

Milletin savaşlardan yılgınlığını,, artık vuruşmak istemediğini, çoğunun hasta ve sakat, sağlamların ise şaşkınlıktan kurtulup toparlanamadığını, vuruşmak için avuç aydın kaldığını, gerisinin asker kaçağı, çapulcu ve eşkıya sürüsü olduğunu ittihatçıların ise, dönemeyenlerin yenilgiden kendilerini sorumlu tuttuklarını, kimsenin milletin önüne ittihatçı olarak çıkamadığını, şimdilik mücadeleyi çetelerle ve bir avuç başı boş serserilerle yapacaklarını söyledi.

Şu anda Manisa ili de işgal edilmek üzeredir ve işgalden önce orada bulunan cephaneyi ele geçirmek gerekliydi.

Bekir Sami, yayınladığı bir bildiri ile tüm Bandırma halkının düşmanı savaşarak karşılaması gerektiğini, bunun dinimizce caiz olduğunu, çarpışmadan silah teslim edilmemesi gerektiğini ilan etti. Çünkü İzmir, Yunanlı’ya savaşmadan teslim olmuştur.

Bandırma yöresinde o sıralar çarpışan çeteler, Ahmet Aznavur, Şah İsmail, Darıcalı Çerkez Hasan, Çerkez Şevket Paşa, Kara Hasan, Cambaz Hakkı, Kel Tahir, Balıkesir’de ise Dramalı Rıza Bey ve Zeybek Çeteleridir.Reşit Bey Bekir Sami’ye 200 kadar çarpışacak adam vereceği haberini gönderir. Bekir Sami ise Manisa cephanesinden silah temin edecektir. Fakat Manisa ile bir türlü irtibat kuramaz. Bunun üzerine bir trene atlayarak Manisa’ya gitmek üzere önce Balıkesir’e uğrar. Orası da işgal edilmiş, halk direnmeden teslim olmuş, her yer Yunan Bayrakları ile donatılmış, ileri gelenler Rum ve Yahudilere sığınmış, Rum Memurlar Yunan üniformalarıyla dolaşmaya başlamıştır.

Balıkesir’in işgalinde İstanbul Hükümeti’ne ne yapmaları gerektiğini soran haber karşılığında İçişleri Bakanı Ali Kemal Bey, kendilerinin de baskı altında olduklarını, ayaklanmamaları için emir gelse bile dinlememeleri, savunma yapmaları gerektiği haberini gönderir fakat Balıkesir halkı bu habere inanmaz, padişahın vuruşma taraftarı olmadığını söyleyerek işgal karşısında direniş göstermez.

Bunları Bekir Sami Bey’i karşılayan gazeteci Hacım Muhittin anlatır ve şimdilik Manisa’nın tehlikeli olduğunu, Akhisar’dan öte gitmemeleri gerektiğini söyler. Orada güvenilir adamlar olarak da Halit Paşa ile Topçu Rasim’in adını verir. Bunun üzerine Bekir Sami, Reşit Bey’in kendisine 20 şer 30 ar kişilik küçük atlı birlikleri göndereceğini söyleyerek bu birlikleri kendisinin karşılamasını ve Akhisar’a göndermesini ister.

Bekir Sami ile birliği Akhisar’a vardığında Topçu Rasim onları karşılar. Manisa’nın henüz işgal edilmediği haberini verir. Bekir Sami, Rasim ile Manisa’ya Ahmet Zeki Bey’e cephaneyi teslim etmesi için haber gönderir ve kalmak için bir otele giderler. Tüm Manisa çevresindeki halk ittihatçı subaylara düşman olduğundan otelci de onlara gönülsüz yer verir, kalmalarını istemez. Onlara yemek vermez. Bu nedenle otelde kalmak istemezler. Ertesi gün Cemil, Askerlik Şubesi’nin kalmak için uygun olup olmadığını kontrol etmek amacıyla şubeye gider.Şube Başkanı ve diğer erlerin kaçtığını ve orada yalnız Kör Şaban’ın bulunduğunu görür ve kendisini yeni Şube Başkanı olarak tanıtır. Şubedeki silah ve mermileri görünce Şaban’a paketlettirip otele gönderir.

Bekir Sabi bölüğünün kasabaya gelmesi eski hürriyet itilafçıları ile Rumları öfkelendirir. Bekir Sami, tüm kasaba ileri gelenlerini otele çağırarak savunma için birlik olmaya davet eder ama kimse buna yanaşmaz.. Çünkü memleketin işgalinde halk, subayları sorumlu tutmakta ve onlara güvenmemektedir.

Manisa cephanesi için giden Topçu Rasim, telgrafla, cephanenin taşınmasına Rumlar tarafından yasak konduğu haberini verir.

Kasabanın kaymakamı, Gavur Efe ile Bekir Sami bölüğünün kasabayı terk etmesi aksi taktirde oteli yakacağı tehtidini gönderir. Birlik bunun üzerine Askerlik Şubesine sığınır. Şaban’ı yiyecek alması için gönderir ama kimse yiyecek satmaz üstelik İttihatçılara yardım ettiği için Şaban’ı taşlayarak şubeye kadar kovalarlar. Yüzbaşı Selahattin sıtma olur. Cemil, Şaban’ı bu kez ilaç ve konyak alması için eczaneye gönderir. İlaç ta vermek istemezler ama kasabanın doktoru zorlayınca ilacı alabilir.

Hacım Muhittin’in söz ettiği Halit Paşa birliği bulur ve onlara direnişe katılacak adamları Kumkuyucak köyü’nden alıp Manisa’ya geçmeleri gerektiğini söyler.Köyde buldukları ilk atlı birliğini Teğmen Faruk alarak Manisa’ya geçer. Fakat diğer atlılar gitmek istemez, direnişe karşı çıkarlar. Halit Paşa sözünü geçiremediği için çok üzülür ve o da direnişten vaz geçer dönmek ister. Cemil onu ikna ederek Akhisar’a kadar kendileriyle gelmesini, sonra ayrılmasını ister. Akhisar’a giderken Topçu Rasim’le karşılaşırlar. Halit Paşa onları bırakıp kaçar. Topçu Rasim’in yanında Çerkez Ethem ve arkadaşları vardır. Çerkez Ethem’i Rauf Bey Salihli’de kaldığı çiftliğe Cemil’i getirmesi için göndermiştir. Cemil’den Salihli cephesini kurmasını ister.

3. BÖLÜM
Dönemeç

İngilizler İstanbul’u işgal etmiş, Millet Meclisini basıp bazı milletvekillerini tutuklamışlardı.

Mustafa Kemal, Temsil Heyeti adına bir bildiri yayınlamıştı. Harbiye Nazırı Yusuf İzzettin, Alman Başkomutanının Anadolu’daki direnişi durdurmalarını isteyen bir ültimatom vermesi üzerine Anadolu’daki tüm birliklerin İstanbul Hükümeti’ni tanımalarını sağlaması için birlik komutanlarına emir yayınlar ve emre uymayanların komutanlıktan alınarak yerlerine emri uygulayacak komutan vekillerinin verileceği bildirisini yayınlar.

Bekir Sami bu emre karşı çıkar. Çünkü Temsil Heyeti’nin bildirisinin ise “hiçbir komutanın yerini hiçbir nedenle bir başka komutana bırakamaz” şeklinde olduğunu, bu nedenle komutanlığı bırakma kararı almaya yetkili olmadığını gibi direnişe de engel olamayacağını bildirir. Ali Fuat Paşa’da komutanlığını İstanbul’dan gelen vekile bırakmaz.

Yusuf İzzet Paşa bunun üzerine 174. Alayı Aznavur üzerine gönderir. Bu alayın komutanı her emre kulak asmayan ama “düşmana saldır” emri alınca duramayan Rahmi Bey’dir. Birliği ise derme çatma ve çoğunun gözü savuşmakta olan erlerden oluşmuştur. Böyle bir bölüğün düşman üzerine gönderilmesi Cemil’i düşündürür.

Selahattin, tam derlenip toparlanmak üzereyken sürekli pürüzler çıktığını, Mustafa Kemal’den haber beklediklerini, Harbiye Nazırı’nın sık sık değiştiğini, şimdikinin ise Fevzi Paşa olduğunu anlattı.

Fevzi Paşa, Mustafa Kemal’i kısa bir süre önce eli kolu bağlı olarak İstanbul’a götürmeye kalkmış, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşa engel olmuştur. Cephe cephe gezdikten sonra ancak düşman işgalinde işgalci taraftarı olduğu için Harbiye Nazırlığına getirilmiştir.

Ankara’dan Mustafa Kemal’le telgraf bağlantısı yapılır. Yüzbaşı Selahattin, Kolordu Komutanı Yusuf İzzettin ile, Konya 12. Kolordu Komutanı Albay Fahrettin’in telgraflarını Mustafa Kemal’e bildirir. Buna göre; Albay Fahrettin, İzzet Paşa’nın emrinde çalışmak istemektedir. 23 ve 57. tümenlerin Refet Bey’in emrinde Yunanlılara karşı Kuvayi Milliye saflarında olduğu ama tamamen uzaklaşmadığı 41. tümenle atlı alayının askerlik şubesinin ve kolorduya bağlı diğer birliklerin kendi emri altında olduğunu bildirir. Yusuf İzzettin Paşa da Albay Fahrettin’in kendi emri altında çalışmasını kabul eder.

Yine bu telgrafa göre Yusuf İzzetin’in İstanbul işgalini ateşkes anlaşmasına uygun bulduğunu, bu durumun memleket çıkarı için gerekli gördüğünü ve kolorduya emir suretiyle duyurduğunu bildiriyordu.

Mustafa Kemal, Bursa’daki 56. tümenin durumunu sorar. Selahattin’den durumun ümitsiz olduğu, hocaların köyleri gezerek Kuvayi Milliye’yi kötüleyip ittihatçılıkla suçladığı, Müdafa-İ Hukuk’un bir türlü gelişemediği, işe yarar subaylar olmadığı haberini alınca ümitsizliğe kapılmamaları gerektiğini ve kendilerine destek birlik göndereceklerini, tren yollarını düşmandan temizlediklerini söyler.

Saldırıya hazırlanan düşman karşısında, Yunan Taburu Nazilli’de silahsız insanları öldürürken Ziraat Bankası’nı kendi hesabına soyan Demirci Mehmet Efe, askerken, birliginin Kafkasya’ya gideceğini anlayınca dağa kaçan Yörük Ali ve Rahmi Bey’in oğlunu para için kaçıran Çerkez Ethem vardır. Cepheleri korumak böyle çetelerin elindedir.

Mustafa Kemal, bu kez Cemil’den Salihli cephesi haberlerini öğrenmek ister. Cemil, saldırı için siperler kazıldığını, tel örgü için dikenli tele ihtiyaç duyduklarını, Alaşehir Kongresi'nden sonra Müdüfa-i Hukuk Dernekleri'nin iyi çabaladıklarını, başı bozukluktan kurtulmaya çalıştıklarını, Balıkesir'de ise Ethem Bey'in Anzavur işine çok önem verdiğini, ahlaksızlığı yüzünden ordudan atılan Kamo Bekir'in tehlikeli olabileceğini, Ethem Bey'in Demirci Mehmet Efe'nin, kendisine Osmanlı'nın şimdilik kendileriyle dost olduğunu ama işleri bitince kendilerini temizleyeceğini söylediği için ona güvenmediğini anlatır.
Anzavur'la çarpışmak için Bursa'ya gönderilen Rahmi Bey öldürülür. Başkentte artık başarılar elde edilmeye başlanır. Bunun üzerine İngiliz işgalinde olan Harbiye Nezareti bu başarıları engellemek için Anadolu'ya heyet gönderir ve Mustafa Kemal, aralarında Harbiye Nezareti Baş yaveri Salih bey ile diğer güvenilir adamların açıkça ve resmen göz altına alınmasını, tanınıp bilinmeyenlerin ise rütbeleri ne olursa olsun, haklarında yapılacak işlemin ne olduğunu öğrenmeleri için kendilerine baş vurmalarını ister.
İkinci kez Anzavur ayaklanması beklendiği için Cemil, yargısız infazla tanınan Kirmasti'deki Kasap Osman Bey ve tümenini Anzavur'la çarpışmaları için Bursa'ya getirir.
Cemil, Bursa'da Doktor Münir'le karşılaşır çok sevinir. Ondan Patriyot Ömer'in Malta Adası'na sürüldüğü, Halil Paşa'nın Bekirağa Bölüğü'nden kaçtığı haberini alır.
Bu arada hükümetin çıkardığı Şeyhülislam fetvası, halkı direnişden caydırma yönündedir ve fetvaya göre direniş tehlikeli sonuçlar doğuracaktır. Bir kaç gün sonra Çerkez Ethem'in Anzavur Birliği'ni dağıttığı haberi tüm direnişçileri sevindirir. Direnişe baş kaldıran Türk Halkı'nı da bozguna uğratması için Ethem Bey görevlendirilir.
KİTAP HAKKINDA GENEL GÖRÜŞLER
Kemal Tahir yazdığı bu kitabında tarihi unsurlara yer vermiştir. Kurtuluş Savaşını gerçeğini ön plana çıkarmak istemektedir. Romanın kahramanı Cemil ardı ardına gelen savaşların hep yenik ve yorgun çıkmış bir neslin mensubudur. Bundan dolayı kitabın adı “Yorgun Savaşçı” diye nitelendirilmiştir. Yorgun Savaşcı’da en göze batan yanlardan biri Kurtuluş Savaşının hangi şartlar içinde yapıldığı ve Osmanlı Devletinin I. Dünya Savaşından neden yenik çıktığını işlemektir.
Eserin dönemine göre, yeni bir Türkçe’yle yazılmıştır. Cümle kuruluşları başarılı yapılmış, yalın bir anlatım izlenmiştir. Anlatım ise eserin konusuna uygundur. Eskimiş sözcükler kullanılsa da ( özellikle öğrenim görmüş kişilerle ilgili bölümlerde ağır bir üslup kullanılmış) bu eserin genelini etkilememekte hatta anlatıma ayrı bir hava vermektedir. Dil genel olarak sade.
Eserin Yazılmasındaki Amaç: Kurtuluş Savaşı zamanında Topçu Yzb. –Cehennem – Cemil’in düşmana karşı Türk Halkını örgütlemesini ve düşmanla mücadelesinde yaşanılan olayların bilinmesi ve Türk halkının ne zorluklar içerisinde bugüne geldiğinin bilinmesi gerektiğidir. Eser bu amaca başarıyla ulaşmıştır.
Eserdeki Kişiler:
Cemil, Neriman, Çerkez Reşit Bey, Yarbay Kasap Osman Bey, Ethem Bey
Cemil: Romanın kahramanı. Filistin Cephesi’ndeki subaylığı sırasında “Cehennem Topçu” diye tanınırdı. Harp Okulu öğrencisi iken yakalanan Jön Türk takımıyla alakası olduğu sanılarak hapse atılır, Dr. Münir tarafından suçsuzluğu ispatlandıktan sonra hapisten çıkarılır.
Neriman: Cemil’in teyzesinin kızı. Cemil ve Neriman bir süre sonra evlendiler.
Çerkez Reşit Bey: Patriyot Ömer tarafından 1906 yılında Kuvayi Milliye kuruluşuna alınmıştır. Valiliği sırasında Ermeni sürgününde bir çok insan öldürür.
Yarbay Kasap Osman Bey: 172. yaya alay komutanıdır. Bitik insanları yargılamayı sever. Orta boylu, tıknaz, asık suratlı, donuk ve yorgun bakışlıdır. Sol eliyle sağ bıyığını burarak konuşur. Karşısındakini"assam mı asmasam mı" diye düşünür gibi süzerek konuşur, sonra da asmaya karar verip "bu gün mü assam, yarın mı assam"diye düşündüğü imajı yaratır. Tüm çevresini korkutmuştur.
Ethem Bey: Kuvayi Milliye Umum komutanıdır.
Doktor Münir: Farmason lakaplıdır. Çok kitap okur. Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesinde Sinop'a sürülür. Mizan Gazetesi'nde ittihatçılar ve cemiyetleri aleyhinde yazılar yazar. Doktor Reşit, Bekirağa Bölüğü'nden kaçırılınca onu evinde saklamayı reddeder. Çünkü onun valiliği sırasında yaptığı zalimliği ve kıyıcılığı doktorlukla bağdaştıramaz. İttihat ve Terakki Cemiyeti ile fikir ayrılığı yaşayarak cemiyetten ayrılır fakat desteğini de bırakmaz. Bu durumu "ata düşman gibi binip dost gibi bakmak" tabiriyle açıklar.
Arap Maksut: Hasan Paşa Karakolu İnzibat Subayıdır. Yenilgiden önce Teşkilat-ı Mahsusa'da çalışmış, cephelerde bulunmamıştır. Patriyot Ömer'in saklanmasına önderlik eder.
Halil Paşa: Enver Paşa'nın dayısı. Dr. Münir'in evinde saklanan Jön Türk savunucusu.
Teğmen Recep : Cephelerde zor işlerden kurtulmak için dine sığınır. Üç aylarda oruç tutup namaz kılmadan duramaz gibi görünür. Ama tembel, unutkan ve dağınık olduğu için foyası çabuk ortaya çıkar. Gizlice oruç yediği, cenabet gezdiği, abdestsiz namaz kıldığı çabuk anlaşılır.
Bekir Sami Bey: Mert, değerli, meşrutiyetten sonra rütbe alma hırsını yenmiş, kel, dik bıyıklı, tıknaz gövdeli, erlerin "baba adam" dedikleri, aldığı tüm görevleri, hem astlarını hem de üstlerini memnunederek tamamlayan, Irak ve Kafkasya Cepheleri'nde bulunan değerli bir komutan.
Yazarın Hayatı:
Deniz subaylarından Tahir Bey’in oğludur. Cezayirli Gazi Hasan Paşa Rüştiyesi’ni bitirmiş, (1923) Galatasaray Lisesi’nde okumuştur. Hayatını kazanmak için okuldan ayrılarak çeşitli dergi ve gazetelerde çalışmıştır (1928 – 1938). Siyasal inançlardan dolayı mahkum edilerek Çankırı, Malatya, Çorum, Kırşehir ceza evlerinde yatmış (1938-1950). Af kanunundan yararlanarak kurtulmuştur. Sanata şiirle başlayan (1932) Kemal Tahir, daha sonra hikaye ve roman alanında çalışmış. 1968 yılında “Yorgun Savaşçı” romanıyla Cumhuriyet gazetesinin, “Devlet Ana” romanıyla ad Türk Dil Kurumu’nun roman ödüllerini kazanmıştır.
Eserin Ana Duygusu:
“Yorgun Savaşçı” Kuvayi Milliye’nin ilk günlerini, amansız şartlara karşı nasıl başarıyla mücadele verildiğini anlatır.
Eserin Geçtiği Yer ve Zaman: Balıkesir, Akhisar, İzmir bölgesi.

14 Mart 2009 Cumartesi

BÜTÜN TÜRKLER KARDEŞTİR


Bütün TÜRKler Kardeştir!

Ey Tanrı Dağları'nda doğup bu acunda at koşturan şanlı akıncı, yüreklerinde ozanların kopuz çaldığı Dede Korkut ruhlu bilge, bir günde devlet yıkıp bir gecede hanlık kuran yiğit çeri, bengü taşlar yazdıran Bilge Kağan'ın torunu, gök mavisi bayraklarla kurt başlı sancakları göklere çektiren alp kişi, korkaklara Çin Seddi'ni yaptıran Mete Han'ın ve onların sarayını kırk kişiyle basan Kürşad'ın soyundan gelen yüce TÜRK, sözüm sanadır.

Bugün dünyadaki birçok millet henüz ortada yokken biz TÜRKler devlet kuruyor, bu dünyanın düzenini sağlıyorduk. Binlerce yıl öncesinde Hunlar ve Göktürkler ile Türk adını tüm acuna duyurmuş ve dünya egemenliğine kavuşmuştuk. Mavi gök çadırımız, güneş de bayrağımız olmuştu. Gücümüzü yalnızca kılıcımızın keskin, bileğimizin de güçlü olmasından almıyorduk; yüce töremiz, inancımız, devletimize bağlılığımız ve eşsiz kültürümüz bizi diğer milletlerden üstün kılıyordu. Kaşgarlı Mahmud Atamız da, "Tanrı’nın devlet güneşini Türk burçlarında doğurduğunu ve onların üzerine göklerin bütün ışıklarını döndürmüş olduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne ilbay kıldı." diyerek Türklüğün kutluluğunu bin yıl öncesinden bize bildirmişti.

İkinci Göktürk Devleti'nde TÜRK soylu bütün kişiler tek bayrak altında toplanmıştı ve sonrasında Türk göçleriyle kandaşlar acunun farklı bölgelerine yayılmaya başladı. Birbirinden ayrı düşen soydaşların aralarındaki mesafeler, Rusların, Çinlilerin ve sayısız düşmanların bizleri bölmek için yaptıkları çalışmalarla arttı. Ruslar "Siz TÜRK değilsiniz. Siz, Kırgız, Azeri, Özbek, Kazak, Tatar...'sınız." dediler ve önce kutlu dilimizi parçaladılar. Her Türk lehçesi için uydurma birkaç kural oluşturup, onları ayrı ayrı diller durumuna getirdiler. Ağzımızdaki ana sütü kadar ak olan Türkçemizi bölüp, yirmiden fazla parçaya ayıran Ruslar, binlerce yıllık töremizi ve kültürümüzü de yozlaştırmak için ellerinden geleni yaptılar.

Türk dünyası üzerinde oynanan bütün oyunlar, Türklük güneşini her geçen gün soldurdu. "İl gider, töre kalır." dedik, fakat töremiz de bozuldu. Kırgızistan, Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Tataristan, Gagauzya, Yakutistan, Çuvaşistan, Başkurdistan...'daki Türklerin bir kısmı, Türk olmadıklarını söyleyenlere inandılar ve bunlar bugün dünyada yaşayan 300 milyona yakın soydaşından habersiz yaşamaya başladılar. Bu yabancılaşmalar sonucunda Türk illeri "yabancı ülkeler" haline geldi. Fakat doğru sözü, Bilge Kağan'ın bengü taşlarında arayanlar, atamızın 1300 yıl önce bize şöyle seslendiğini göreceklerdi: "Ey Türk budunu, üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir?"

Bütün ayrılıklar, gönüllerimizdeki Türklük aşkını yıpratmadı, tam tersine yüreklerimizdeki bu büyük ateşi daha da alevlendirdi. 1990'lı yılların başında soydaşlarımızın bağımsızlığına kavuşmasıyla, kutlu TÜRK birliğine kavuşacağımız gün, düşlerimizi süslemeye başladı. Bugün, sömürgeci devletlerin göz diktiği yurtlarımızı korumanın ve TÜRK adını binlerce yıl daha yaşatabilmek için gelecek kuşaklara taşıyabilmenin tek yolunun, bütün TÜRKlerin aramızdaki kutlu kardeşliğin farkına varması ve bu temelde birleşmeyi sağlaması olduğu anlaşılmalıdır. Bu yüce ülkü, biz TÜRKler için geleceğin anahtarı, yurtlarımızın güvenliği için Türk gücünün ve bağımsızlığımızın ilk adımıdır.

Türk dünyası içinde yaşayan Türkler olarak, kimimiz Oğuz, kimimiz Kıpçak boyundanız. "Sen kimsin?" diye sorduklarında, "Türk men." diye yanıtlamış kandaşlarımız ve "Türkmen" olarak kalmış adları. Kimimiz Gök Oğuzlar'dan gelen "Gagauz" Türklerindeniz. Oğuz Türkleri atlarıyla Anadolu'ya gelmiş; fakat Kırgız Türkleri atlarını kesip yediği için atalarımızın yurdu olan Tanrı Dağları'nda kalmışlar. Baş kurt biziz, Kazak yine biz. Biz, bir kere ölüp Ergenekon'da bin defa dirilen Göktürkler'iz! Biz, aynı kazanda pişen aş; aynı kökte büyüyen koca bir ağacın dallarıyız.

Atalarımız Altaylar'da oturup, Ötüken'de savaşmış; Isık Göl gibi kımız sağıp, Ala Dağlar kadar et yığmışlar. Toylar düzenleyip, ana yurdu şen kılmışlar. Fakat zamanı geldiğinde bir ölüp, bin dirilmeyi görev bilmişler. "Rahat yatakta ölmek acep olmaz mı çile, / Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı." düşüncesiyle hareket edip, demir dağları eriterek, damarlarımızdaki asil kanın bugünlere dek taşınmasını sağlamışlar.

Şimdi, binlerce yıldır saklayıp bugünlere taşıdığımız töremizi, dilimizi, soyumuzu, yani bütün Türklük değerlerimizi gelecek kuşaklara aynı gücüyle ve saf bir biçimde aktarabilmek için, bu yüzyılda yaşayan TÜRKler olarak bizlere çok büyük görevler düşüyor. Eğer bir gün Tanrı Dağları'nın tepesinde Oğuz Kağan'ın otağına girip, onun otağında oturan Kürşad gibi nice erlerin önünde diz vurabilmeyi düşlüyorsak, atalarımızdan devraldığımız kurt başlı sancağı taşımayı hak edebilmeliyiz. Eğer Altaylar'ın başında uluyan bir kurt veya ana yurdun üstünde süzülen bir kartal olmak istiyorsak, önce bir kurt kadar yol gösterici ve bir kartal kadar keskin görüşlü olmalıyız.

Yüce Tanrı, Türk dünyasındaki kardeşlik bağlarının güçlenmesini ve kardeşliğimizin gücüyle Türklük ruhunu sonsuza kadar yaşatabilmemizi sağlasın.

Tanrı, TÜRK'ü korusun!

KAYNAK: http://www.bilgicik.com/

7 Mart 2009 Cumartesi


8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

Kadınlara özgü bir günün var olması düşüncesi ilk kez, 26-27 Ağustos 1910’da Kopenhag’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında ortaya atıldı ve kabul edildi. Bir çok ülkede her yıl kutlanmaya başladı. İsveç’te ise 1912 yılından itibaren kutlanmaya başladı. Ancak ilk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı ve değişen tarihlerde ama her zaman ilkbaharda kutlanıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921’de Moskova’da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı tarafından olmuştur. İki dünya savaşı yılları arasında bazı ülkelerde kutlanması yasaklanan Kadınlar Günü, 1960’lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde de kutlanılmaya başlamasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1977 yılında 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını kabul etti.

İLGİNÇ BİLGİLER

Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırmaya göre;

1. Dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor.
2. Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10’una sahipler.
3. Dünya’daki mal varlığının ise % 1’ine sahipler.
4. Başka bir değişle dünyadaki işlerin % 34’ü erkekler tarafından görülüyor ama erkekler dünyadaki toplam gelirin % 90’ına ve toplam mal varlığının % 99’una sahipler. Türkiye’den Rakamlar (Milliyet, 8 Mart 2001) 1. Şehirlerde evli kadınların % 18’i, köylerde de % 76’sı eşleri tarafından dövülüyor. 2. Kadınların % 57,7’si evliliklerinin ilk gününde şiddetle karşılaşıyor.
5. Aile içi suçların % 90’ını kadına karşı işlenen suçlar oluşturuyor.

DÜNDEN BUGÜNE 'KADINLAR GÜNÜ'

Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1800'lü yıllarda bir tekstil fabrikasında daha iyi çalışma koşulları için greve giden kadın işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamayarak ölmeleriyle gündeme geldi Kadınlar tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 8 Mart'ta eşitlik isteklerini daha yüksek sesle dile getiriyorlar. 8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanması, uluslararası düzeyde kabul gören bir hal alması 1970'lere rastlasa da, bu tarihe kaynaklık eden olay ve dünya kadınlarının ortak bir gün kutlama isteğinin gündeme gelişi 1800'lerin ortasını bulur. ABD'nin New York kentindeki Cotton tekstil fabrikasında çalışan işçi kadınlar, 1800'lü yılların ortalarından beri daha iyi çalışma koşulları, emeklerinin karşılığında hak ettikleri ücret ve daha iyi yaşam için mücadele vermektedir. Ama bunca yıllık mücadeleye karşın elde edebildikleri pek bir hak yoktur. En sonunda, 8 Mart 1908 günü, haklarını alabilmek için son çare olarak greve giderler. Ancak patronlar bu greve zalim bir şekilde müdahale ederler. Greve giden kadınlar fabrika binasına kilitlenirler. Patronlar bu yolla grevin başka fabrikalara sıçramasını engellemek isterler. Ancak beklenmedik bir şey olur ve fabrika yanmaya başlar. Ne yazık ki yangından fabrikada bulunan kadın işçilerden çok azı kaçarak kurtulmayı başarır Yanan fabrikadan kaçmayı ve fabrikanın çevresine kurulmuş olan barikatları aşmayı başaramayan 129 kadın işçi yanarak ölür. için Aynı yıl diğer endüstri kollarındaki kadınlar da mücadeleye devam ederler. Kadınların yürüttükleri mücadelenin temelinde seçme ve seçilme hakkı, günlük çalışma saatlerinin, koşullarının ve ücretlendirmenin yeniden düzenlenmesi gibi konular bulunmaktadır. Dünya Kadınlar Gününde bugün de ilk başlarda yapıldığı gibi eşitlik için, bağımsızlık için, politik haksızlıkların ortadan kalkması için, daha iyi yaşama ve çalışma koşulları elde edebilmek çalışılıyor.

TÜRKİYE'DE 8 MART KADINLAR GÜNÜ

İlk kez 1921 yılında 'Emekçi Kadınlar Günü' olarak kutlanmaya başlayan 8 Mart, 1975 yılında daha yaygın olarak kutlandı ve sokağa taşındı. 'Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı' programında Türkiye de etkilenmiş, 1975 yılında 'Türkiye 1975 Kadın Yılı' kongresi yapılmıştır. 1980 askeri darbesinden sonra dört yıl anılmadı 8 Mart. 1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından Dünya Kadınlar Günü kutlanmaya başlandı. Kadınlar 80'li yıllarda 8 Mart'ı izinli yürüyüş ve şenliklerle kutlayamamışlarsa da, küçük gruplar mütevazi kutlamalarını sürdürdüler. 90'lı yıllarda kadın kuruluşlarının sayı ve çeşitliliğinin artması ile beraber 8 Mart daha geniş bir katılımla kutlanılır oldu.

ANACIĞIM

—Anneme ve bütün annelere—

Nasıl hatırlamam anacığım nasıl?
Kaç geceler bana ninni söylerdi,
Hasta olunca oydu başucumda bekleyen,
Biraz yorulmayayım, üzülmeyeyim, hemen
Alır kucağına okşardı, saçlarımı öperdi.

Nasıl hatırlamam anacığım nasıl?
Uzun kış geceleri masal masaldı.
Güzel çoban kızları, iyi kalpli sultanlar,
Bir suyun akışı gibi geçip gitti zamanlar
Şimdi ne o dünkü çocuk, ne de o masal kaldı.

Nasıl hatırlamam anacığım nasıl?
Yıkayan oydu mürekkep lekeli parmaklarımı.
Akşam biraz geciksem yollara düşerdi.
Sokağa çıkarken «Yavrucuğum üşütme» derdi.
Hemen bir kazak örerdi biraz boş kaldı mı.

Nasıl hatırlamam anacığım nasıl?
Bilirim yine kalbinde yerim anacığım.
Selam sana Kadınlar Günü İstanbul’dan.
Yeni dönmüşçesine bir akşam okuldan,
Vefalı ellerinden öperim anacığım.

Ümit Yaşar OĞUZCAN

5 Mart 2009 Perşembe

İYİ EĞİTİMLİ İNSAN

İYİ BİR EĞİTİMDEN GEÇEN BİR İNSAN

  1. Verilen işe özen göstermeli
  2. Kendini anlatabilmeli
  3. Kısa sürede başkasının ne düşündüğünü anlayabilmeli
  4. Eleştiriye ve ithamlara dayanabilmeli
  5. Medeni bir şekilde olumlu yada olumsuz görüş bildirebilmeli
  6. Eleştirel bakış açısına sahip olmalı
  7. Kimlik problemi yaşamamalı ( Şahsiyet sahibi )
  8. Ferdi özelliklerin inkişafına ve geliştirilmesine katkıda bulunmalı
  9. Kendini yenileme alışkanlığı kazandırılmalı ( Sahip olduğu şeylerle yetinmeme, daha iyiye ve kusursuza ulaşma gayreti )
  10. Zamanı en iyi şekilde değerlendirebilme yollarını öğretmeli
  11. Gelecek ufkuna sahip olmalı ( Geleceğe yönelik planlama yapmalı)
    Farklı düşüncelere saygılı olmalı
  12. Birden fazla bakış açısına sahip olabilmeli
  13. Hangi bilgiyi nereden elde edeceğini göstermeli
  14. Ezberletme yerine, bilgiyi doğru yer ve zamanda müracaat etmeyi öğrenmeli
  15. Neyi, kime, ne zaman ve nerede danışacağını bilmeli, her işi ehline sormalı ve vermeli
  16. İkili ilişkilerinde “ kazandım, kaybettim ” tutumu yerine diyaloga açık, uzlaşmacı bir tutuma sahip olmalı
  17. Ahlak ve fazilet sahibi olmalı
  18. Hata ve başarısızlıklarından ders alabilmeli ( Yıkılmanın yerine )

NAZIM'dan

Kendi kendimize yarışmadayız gülüm
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz
Ya dünyamıza inecek ölüm
En güzel deniz;
Henüz gidilmemiş olandır
Eg güzel çocuk;
henüz büyümedi
En güzel yıllarımız:
Henüz yaşamadıklarımız
Ve sana söylemek istediğim en güzel sözüm
Henüz söylememiş olduğum sözdür.
Umuda bir kurşun sıksa da ölüm
Unutma umuda kurşun işlemez gülüm.

Umutlarınıza hiç kurşun işlemesin.

EĞİTİMDE GELİNEN DURUM

Ülkemizde eğitim alanında istenilen başarıya ulaşamamamızın temel sebeplerinden biri devletin/milli eğitimin eğitim-öğretim anlayışı ya da uygulama yanlışları, bir diğeri ise, okul idarelerinin ve öğretmenlerin bazı durumlarda arzu edilen nispette hizmet üretememeleridir. Yalnız bunlar genele şamil değildir. Bu sebeple kendilerini eğitime adamış, gecesini gündüzüne katarak çalışan okul yöneticilerini ve meslektaşlarımı tenzih ediyorum. Son yıllarda yaygınlaşan okul başarısızlıkları biraz da okul idaresi ve öğretmen kaynaklıdır. Bir eğitimci olarak biraz özeleştiri yapalım. Bundan dolayı meslektaşlarımın affına sığınıyorum.
Eğitim-öğretim yükünü taşıyan katarın, lokomotifi okul idareleri, vagonları ise öğretmenlerdir. Vagonların, eğitim yükünü “muasır medeniyet istasyonu”na eriştirebilmesi için idare lokomotifinin istikametinin doğru olması yetmez, bir de bu yükü çekebilecek güce sahip olması gerekir.

Sene başı öğretmenler kurulu toplantıları, o öğretim yılının hedeflerinin belirlenmesi ve gerekli planlamanın yapılabilmesi bakımından çok önemlidir. Ne yazık ki bazı okullarda bu toplantılarda, okul müdürleri oluşturdukları gündem maddeleri üzerinde yönetmeliklere dayalı olarak açıklama yaparlar ve bu açıklamalar daha öncekilerinin genellikle çok benzeri veya aynısıdır. Hele öğretmenler bu toplantılardan pek hoşlanmazlar ve toplantının bir an önce bitmesini isterler. Bunun için de gündem maddeleri üzerinde fikir beyan etmekten sakınırlar. Mecbur kalırlarsa suya sabuna dokunmayacak yuvarlak ifadelerle durumu idare etmeye çalışırlar. Sene sonu toplantıları da aynı öneme haizdir. Bu toplantılarda bir öğretim yılının değerlendirmesi genelde usulen yapılır. Bir yılı değerlendirirken her zümre başkanı söz alır ve
“Çok başarılı bir öğretim yılı geçirdik; öğretmen arkadaşlarıma teşekkür ederim.” gibi çok basma kalıp bir ifade kullanır. Halbuki bu toplantılarda her şey açık yüreklilikle ele alınıp tartışılsa; mesela daha önceki tecrübelerden hareketle başarıyı artırabilmek için neler yapılabileceği ve arzu edilen hedefler yakalanamadı ise sebepleri tartışılsa, birazcık özeleştiri yapılsa eminim ki arzu edilen başarı yakalanır.

Yine her öğretim yılının başında, öğretmen yıllık plan yapardı. Ne yazık ki son yıllarda bu planlar hazır olarak satın alınıyor. Ben bunu bir doktorun bir hasta için yazdığı bir reçeteyi, başka bir doktorun kendi hastasına vermesine benzetiyorum. Bir hasta için yazılan reçeteyi, başka hasta için kullandırmak ne kadar sakıncalı ise bir okulda bir öğretmenin yaptığı bir yıllık planı, başka bir okuldaki öğretmenlerin kullanması da en az onun kadar mahsurludur. Bu şekilde temin edilen yıllık planın bir sureti okul idaresinde dosyada muhafaza edilir, bir sureti de katlanır ve ders teftişi için müfettiş geldiğinde gösterilmek üzere öğretmenin çantasının bir köşesine bırakılır. Bu sadece formaliteyi tamamlamadır; eğitime hiçbir faydası olmadığı gibi zararı da vardır. Bunun için öğretmen sınıf seviyesini ve çevre şartlarını düşünerek kedi uygulayacağı yıllık planı, kendisinin hazırlaması gerekir. Her konuya başlarken ya da bir konuyu bitirirken yıllık plana uyup uymadığını da kontrol etmelidir.

Zümre öğretmenleri, her öğretim yılının başında ve sonunda zümre toplantısı yapıp bu toplantılarda aldıkları zümre kararlarını uygulamakla mükelleftirler. Ama maalesef çoğu zaman bu sözde kalır. Genelde bir öğretmen tek başına afaki bir zümre toplantısı yapar, o toplantıda öğretmenleri konuşturur, gerekli kararları alır; zümre toplantısı tutanağını hazırlar, öğretmenlere ve okul müdürüne imzalatır, öğretmen sayısı kadar çoğaltır ve zümre öğretmenlerine birer suret dağıtır. Çoğu öğretmen ve okul müdürü altına imza attıkları zümre toplantısı tutanağını okuma zahmetine bile katlanmaz. Halbuki bu toplantılar, zümre öğretmenlerinin bilgi paylaşımı için, eğitim-öğretimle ilgili meseleleri tartışmak ve ortak bir yol tayin etmek için bulunmaz bir fırsattır.

Her gün her şey değişiyor. Adeta her gün dünya yeniden imar ediliyor. Değişiklik yoksa ilerleme de yok, yani yerimizde sayıyoruz, dolaysıyla da ilerleyenlere göre geri kalıyoruz demektir. Durum böyle iken bazı öğretmenlerin yıllar önce hazırladığı ya da başka öğretmenlerin hazırladığı veya internetten indirdiği yazılı sorularını temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp öğrencilerin önüne sürmesini çağdaş eğitim anlayışı ile bağdaştırmak mümkün değil. Program aynı da olsa, her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır, her öğretmenin hangi konuya daha çok önem verileceği ve konu ile ilgili olarak neyin ölçüleceği veya yoklanacağı da öğretmenden öğretmene değişebilir. Birisinin beğenip aldığı ve üzerine yakıştırdığı elbisenin bir başkasının üzerinde de aynı güzellikte durması ve onun bedenine göre olması mümkün değildir. Ya da geçen sene beğenilen bir elbise, modası geçtiği için bu sene o kadar hoşa gitmeyecektir. O zaman soruların da değişmesi gerekir. Yani soruların, o yazılıyı yapacak öğretmene ait ve ilk defa soruluyor olması şarttır.

Her öğrenci, her dersten yüksek not almak ister. Bu, öğrenci velileri için de arzu edilen bir durumdur. Aslında bunu okul idareleri ve öğretmenler de ister. Ama her öğrencinin, her dersten tam not yani 100 veya 5 alması mümkün değildir. Öğrenci, arzu ettiği notu almadığı zaman, öğretmeninden hak ettiğinin üzerinde not ister. Bazen de öğrenci velileri devreye girer. Hatta okul idarecileri gayri resmi yollarla öğretmeni uyarır. Bu durumlarda nahoş hadiseler yaşandığı da olur. Bazı öğretmenler bu nahoş durumlarla karşılaşmamak için öğrencilerine bol keseden not dağıtır. Böyle davranmakla öğretmen; rica, sitem ve tavassutlara muhatap olmadan günü kurtarmış olur. Ne var ki öğretmenin bu ucuz hesabının faturası ileride öğrenciye kesilecektir. Hak etmediği yüksek notu alan, ya da kendisine hak etmediği yüksek not verilen öğrenci, artık gayret gösterip kendisi kazanmak yerine başkalarının himayesine muhtaç duruma düşecektir. 3’lük bir öğrenciye 5 verilince, öğrenci kendisini 5’lik zannedecek ve hakkıyla 5’lik olabilmek için gayret göstermeyecektir. Bir öğrencinin notu, hakkıyla yüksek not alan öğrencilerin seviyesine yükseltilince, bu öğrenci haksız bir rekabetin içine düşecektir. Bundan sonraki hayatında da hak etmediklerini elde etme gayretinde olacaktır. Hak etmediği notla aldatıldığı, kandırıldığı için hayatta kaybetmeye hep mahkûm olacaktır.

Görüldüğü gibi öğretmenin görevini ihmal etmesi, görevini kötüye kullanması ya da hafife alması öğrenciye nelere mal oluyor. Bu noktada öğretmenin yapması gereken, öğrenciye 5 ya da 100 vermek yerine, öğrencisini 5’lik ya da 100’lük yapmaya çalışmasıdır. Olmuyorsa 5’lik öğrenciye 4 vermek ne kadar zararlı ise, 4’lük öğrenciye 5 vermek de en az o kadar tehlikelidir. Hele “Diğer okullarda öğrencilere çok yüksek notlar veriliyormuş, biz de vermezsek bizim öğrencilerimize yazık olur.” diyerek başkasının yanlışını çoğaltmak eğitimimize, geleceğimize yapılmış en büyük ihanettir.
Yine her öğretim yılında “hizmet içi eğitim programı” ismi altında seminer çalışmaları yapılır. Bu çalışmalar da formaliteyi tamamlamaktan öteye geçmez. Seminer dediğimiz bilgilendirme, yenilikleri öğretmenlere anlatma çalışmalarında farklı okullardan öğretmenler bir okulda toplanır. Görevli konuşmacı çoğunlukla bilgisayardan ya da kendisine verilen yazılı dokumandan bilgileri adeta okur; anlatmaz, anlatamaz. Çünkü kendisi o alanın uzmanı değildir. Böyle olunca anlatılanlar öğretmenlerin ilgisini çekmez ve öğretmenler bu çalışmalara aktif olarak katılmazlar. Bu toplantılar, planlanan zamanın sadece bir kısmında tamamlanmış gösterilir. Bu toplantılara anlatıcı, bilgilendirici olarak görevlendirilen şahıs alanının uzmanı olmalı ki öğretmenler de toplantıların faydasına inanarak çalışmalara katılsınlar ve arzu edilen fayda temin edilmiş olsun.
Okul idareleri, okullarında daha kaliteli eğitim verilebilmesi için gerekli alt yapıyı oluşturmada ve öğretmenlerin bu doğrultudaki isteklerini yerine getirmede oldukça gayretli olmalı. Hizmet üretmeye çalışan öğretmenlerin önünü açmalı, onlara destek vermeli; onları takdir ve taltif etmeli. Hiçbir zaman olanla yetinelim, imkanlarımız elvermiyor, anlayışına saplanıp kalmamalı.
Okul idareleri, dönem sonlarında, derslerindeki sınıf başarısı %50’nin altına düşen öğretmenlerden savunma isterler. En azından bu öğretmenlere hoş bakmazlar. Öğretmenler de bu durumu bildikleri için gerçek başarı %50’nin altında bile olsa onu kağıt üzerinde-hiç değilse-%50’ye çekerek suni olarak kendilerini başarılı gösterirler. Okul idareleri de bu başarının suni olduğunu bile bile bu duruma göz yumar. Tabii ki başarısızlık hoş bir şey değildir, ama aldatmaca ve gerçek olmayan kağıt üzerindeki başarı da sahtekarlıktır. Ayrıca, bir sınıfta başarının %50’nin altına düşmesi ne kadar anormalse, bir öğretmenin girdiği sınıflarda bütün öğrencilerin ortalamasının 5 olması ya da sınıfların başarısının %100 olması da en az onun kadar anormaldir. Çünkü öğretmen ne kadar başarılı olursa olsun sınıftaki ya da sınıflardaki öğrencilerin hepsi seçme öğrenci değildir ki öğretmen hepsini 5’lik yapabilsin. Bence bu durumda da öğretmenden savunma istemek gerekir. Ama maalesef böyle bir durumda savunma alındığına ne şahit oldum ne de savunma alındığını duydum.

Okul idarelerinin yapması gereken, durumu idare etmek olmamalı. Okul idareleri; günü kurtarmak, kağıt üzerindeki başarılarla avunmak yerine başarıyı gerçekten %100’lere yükseltebilmek için öğretmenlerle sık sık istişare etmeli ve gerekli tedbirleri almalıdır.
OKS ve ÖSS’de yüksek puan alan ve aldıkları yüksek puanlarla iyi okullara kayıt yaptıran öğrencilerin öğretmenleri ve okulları hemen bu öğrencilerin başarısını sahiplenirler. Evet, öğrencinin başarısında öğretmenin ve okulun payı inkâr edilemez. Ama bu noktada bir öğretmenin “Benim öğrencilerden şu kadarı fen lisesi kazandı.” ya da “Benim şu kadar öğrencim tıp fakültesi kazandı.” demeden önce bir düşünmesi lâzım. Eğer o öğrencilere yardımcı olabilmek için, ders saatleri dışında zaman ayırmışsa, onların daha başarılı olabilmesi için fedakârlıkta bulunmuşsa; bu öğretmenin öğrencilerinin başarısı ile iftihar etmeye hakkı vardır. Yok sadece derslerine girmiş, öğrencileri daha başarılı kılabilmek için fedakârlıkta bulunmamışsa, fırsat ve zaman üretip bu fırsat ve zamanları öğrenci lehine değerlendirmemişse; dersleri dolu dolu değerlendirmemişse, onların moralini yüksek tutmak için gayret göstermişse, o öğretmenin başarılı öğrencilerin başarısını sahiplenmeye hakkı yoktur. Çünkü derse girmek yetmez. Öğretmenin ders görevinin karşılığı, aldığı maaştır. Ayrıca fedakârlık yapmışsa onun karşılığı da, öğrencilerinin başarılarından kendine pay çıkartmak ve öğrencilerinin başarıları ile övünmektir.
Öğretmenler, öğrencilerin aynasıdır. Öğrenci, öğretmenine baktığı zaman onda kendisini görür. Yani şahsiyeti olgunlaşmak üzere olan öğrenci için öğretmen yegâne bir modeldir. Bu durum öğretmene büyük bir vebal ve mes’uliyet yükler. Öğretmenliğin kutsiyeti de ağır mes’uliyet mesleği olmasından kaynaklanır. Öğretmen bu mes’uliyetin müdriki olmazsa öğrencisinin şahsiyetinin yanlış şekillenmesine sebep olur. Bu sebeple öğretmenlerin çok dikkatli davranması ve hata yapmaması gerekir.

Bir öğretmenin öğrencisine ödev yaptırabilmesi için önce kendisinin derse hazırlık yaparak gelmesi ve bundan öğrencilerinin emin olması gerekir. Başarı disiplinin meyvesidir. Disiplinin olmadığı bir yerde, arzu edilen başarıya da ulaşılamaz. Yapacağı yazılının sorularını hazırlamadığı için yazılıyı erteleyen ya da yazılıyı ne zaman yapacağını ve anlatacağı konuyu unutan öğretmenin öğrencisi de ihmalkâr olur; ödev yapmaz, derse hazırlıklı gelmez. Yaptığı yazılı yoklama sonuçlarını ertesi gün öğrencilere duyurmayan öğretmenin görevini geciktiren veya ihmal eden öğrenciden şikâyetçi olmaya hakkı yoktur.

Öğrenci ampul, öğretmense o ampule elektriği iletecek olan açma-kapama anahtarıdır. Ampulün ortamı aydınlatabilmesi için, anahtarla ampul arasında elektrik enerjisini sağlıklı iletecek bir hat olması lazım. Bu sağlıklı hat; iyi niyetle, samimiyetle, fedakârlık duygusu ile, saygı ve sevgi ile kurulabilir. Öğrencilere başkalarını sevmeyi, saymayı; başkaları için fedakârlıkta bulunmayı, çok çalışmayı öğretebilmek için önce öğretmenin öğrencilerini sevmesi, sayması; onlar için fedakârlıkta bulunması ve çok çalışması gerekir. Yani bazı şeyleri sadece anlatmakla netice alamayız; karşı taraftan istediklerimizi kendimiz yaşarsak; o zaman, anlatmak için zaman harcamamıza gerek kalmaz.

Alıntıdır.
EN ÇOK SÖYLENEN BEYAZ YALANLAR
  1. Ben zaten anlamıştım.
  2. Önemli olan ruh güzelliği canım.
  3. Senden başka kimseyi sevmedim.
  4. Aaaa.Hoş geldin.Ben de şimdi sana geliyordum.
  5. Abi İş Yarın tamam.
  6. Öğle tatili yapmıyoruz.
  7. Şimdi ben de seni arayacaktım. Orijinal yedek parcası.
  8. Telefon şehirler arasına kapalı abi be.
  9. Burada torpil geçmez kardeşim.
  10. Valla girilmez levhasını görmedim memur bey.
  11. Yemeğe kalsaydınız.
  12. Çok üzüldüm.
  13. Her bedene uyar abla.
  14. Davetliydik ama gitmedik.
  15. Kızımızı ne doktorlar ne mühendisler istedi...
  16. Herkese eşit zam yapıldı.
  17. Hatırası var.
  18. Sen her şeyin en iyisine layıksın.
  19. Makine bozuk. (Resmi daire fotokopicisi)
  20. Giyince açılır, merak etmeyin.
  21. Seni sevdiğim için yapıyorum bunları.
  22. Kapatmam lazım, ocakta yemek var.
  23. En doğru, en hızlı, en detaylı haberler için bizi izleyin.
  24. Biz demokrasinin bekçisiyiz.
  25. Saat durmuş, çalmadı.
  26. Yok canım, benim değil, arkadaşlar unutmuş.
  27. Biz de şimdi içeri girdik.
  28. Biz de tam kapıdaydık.
  29. Aaa, sana en az beş e-posta gönderdim, almadın mı?
  30. Sürekli arıyorum, düşmüyor.
  31. Karım çok hasta, acil servise yetiştirmem lazım.
  32. Oo hooo...çoktaaaan.
  33. En geç haftaya hepsini öderim. A
  34. rayacaktım ama işler çok yoğun, kafamı kaldıramıyorum.
  35. Abi ikinci köprüde bir basmışım, kadran 225.
  36. Bir tanesi sorun çıkarsın, hepsini geri getir.
  37. Benim köylüm, benim çiftçim, benim memurum.
  38. Abla tabaklar tamamıyla ithal malıdır, kırılmaz.
  39. Kurtarmıyor abla, bak inan zararına satıyorum.
  40. Müşteri: Garson bey kadayıf taze mi? Garson: Tabii beyefendi, daha bu sabah çıktı.
  41. Elimde kalmamış beyefendi, siz girmeden biraz önce son parçayı sattım.
  42. Çok yakışmış...
  43. Telefon kapalı değildi... Demek çekmemiş. Hay Allah! ! !
  44. Aslında sorular çok kolaydı.
  45. Ben mi onu seviyormuşum. Daha neler gıcık oluyorum ben ona ya...
  46. Ders çalışıyorum...
  47. Canım bilerek olmadı ya..
  48. Ben ders çalışsam oooh